batman 1989 vs the dark knight 2008 trailerları

two face'in kafasını nasıl karıştırdım?

sevgilimle gotham'ı iki yakaya ayıran boğazın yamacına oturmuş "ah nerede o eski gotik gotham" anafikirli bir muhabbete girmiştik.. şehirde her şey düzelmiş gözüküyordu ama ben biliyordum ki suça batmış şehrimizin karanlık bir tarafı da vardı..

geçen de anlatmıştım joker'i savdıydık önce, sonra ben penguen ile konuştum, tatlı dille üstesinden geldim bu terör dalgasının da.. batman'e de çok kırgınım hala bu arada.. bana demediğini bırakmadı.. zaten ne bok olduğu da çıktı ortaya.. şerefsiz!

neyse, biz bankta otururken bir adam yanımıza yanaştı.. yengeç gibi yanyan yürüyo böyle.. profil fotoğrafı vermeye çalışır gibi.. ben hemen "fala inanmıyorum gider misin lütfen" diye çıkıştım adama.. sonra dikkatli bakınca bunun bizim eski bölge savcımız harvey dent'e ne kadar benzediğini fark ettim.. ama o ölmüştü.. yoksa!?

"siz harvey dent değil misiniz?"
"o ölmedi mi?"
"ben de öyle biliyorum ama profilden çok benziyorsunuz.."
"bi de buradan bak!!!"

tam o sırada yüzünün diğer yanını dönmüştü.. aman tanrım!! holifakinşit! saçlarının yarısı normal şampuanla yıkanmış, diğer yarısı da anormal şampuanla yıkanmış gibi; fırçalanan ve fırçalanmayan tarafın aynı yumurtada buluşması gibi bir olgu ile karşı karşıyaydık.. two face dedikleri adam buydu.. kanlı canlı, kaslı iskeletli yanıbaşımızda dikiliyordu.. bizden ne istiyordu acaba?

"bizden ne istiyorsun acaba?"
"önce hanginizi öldürsem diye düşünüyorum" dedi.. lan biz sana naptık topaç..
"iyi de biz sana ne yaptık?"
"kesin!!!"

kız arkadaşıma zarar gelmemesi için ona sarıldım ve iyice kendime doğru çektim.. biz, iki ayrı beden, tek beden haline dönüşmüşken karşımızda tek bedende iki ayrı kişilik vardı.. oha süper edebiyat yaptım!

cebinden bir yüzü yanmış para çıkardı.. seçimini buna göre yapacaktı.. paranın yanmış yüzü bendim, yanmamış yüzü sevgilimdi.. "neden yanmış yüz ben oluyor muşum ki" diye çıkıştım.. duymamazlıktan geldi.. sevgilim dönüp şöyle bir yüzüme baktı.. kızmıştım..

parayı havaya fırlattı ve tuttu.. yanmış yüz üste gelmişti.. ilk ben ölecektim.. tabi öleceksem.. ölüp ölmeyeceğime yine bu skindirik para karar verecekti.. two face, bu iki yüzlü, beş para etmez adam, bize orada aklı sıra hayat dersi verecekti.. hayatın da bir seçimler zinciri olduğunu ve bu seçimlerin sadece bizim elimizde olmadığını göstermek istercesine gülüyordu.. --buraya bir şey yazacaktım ama spoiler olur diye yazmıyorum-- kendisi de artık seçimlerini bırakmış ve artık pişmanlıklarla uğraşmayacaktı.. yaptığı eylemin doğru mu yanlış mı olduğunu düşünmeyecekti.. çünkü nasıl olsa kendisi değil bir bozuk para karar veriyordu ne yapacağına.. suçu çok kolay paraya atabilirdi..

zekamı kullanmalıydım..
"şimdi sen o parayla yapıyorsun ya seçimleri..."
"eee" dedi.. merklanadırmayı başarmıştım..
" bak şöyle söyliyeyim.. güvenilmez abicim o paraya.. arka arkaya 5 defa yanmış taraf geldi diyelim ve 5 kişiyi öldürdün.. altıncı kişi için parayı attığında yanmamış taraf gelme olasılığı çok yüksek olacak.."
"nası yani?" der gibi baktı.. ama demedi..
"şimdi bu paranın yanmış yüzünün gelme olaslığı 1/2 değil mi?"
kafasını evet der gibi salladı..
"tamam ne kadar çok arka arkaya aynı yüz gelirse bir dahakinde diğer yüzün gelme olasılığı artıyor.. o zaman da oynadığının oyunun heyecanı kalmaz"
"yaa saçmalama.. bunlar ayrı olaylar her defasında 1/2 dir" demeye çalıştı, sözünü kestim..
"sen öyle sanıyorsun harvey.. ayrıca çok yanlış bir şeyin daha var"
"nedir?" dedi
"söylemem"

yalvarırcasına gözlerime bakıyordu.. belli ki oldukça etkilenmişti benden..
"bize bir şey yapmayacağına söz verirsen söylerim" dedim..
uzunca bir süre düşündü.. sonra "tamam" dedi.. "size bir şey yapmayacağım"..
"annenin babanın üzerine yemin et olm" dedim.. etti!
"bak" dedim.. "şimdi bu paranın bir yüzü yanmış ya hani.. orası erimiş falan.. o kısım daha hafiflemiştir.. yani parayı havaya attığın zaman yanmamış kısım daha ağır olduğu için aşağya gelecek ve paranın 1/2 lik oranı değişecek.. çoğunlukla yanmış taraf üste gelecek" diye bir güzel salladım.. ama bilimsel de salladım hani..

bundan da etkilenmişe benziyordu.. artık osursam etkilenecek kıvama gelmişti.. ben de osurdum.. kız arkadaşımın yanında bu fırsat bi daha ele geçmeyebilirdi.. kokuyu aldığında two face'in gözleri faltaşı gibi açıldı.. hoş bir tanesi zaten açıktı ya.. bu kokuya daha fazla dayanamayarak delirdi ve kendini gotham nehri'nin sularına bıraktı..

tam o sırada bruce wayne'i gördüm.. "hay amına koyim senin" der gibi bana bakıyordu uzaktan.. hemen kız arkadaşımın burnundaki mandalı çıkarttım, olay yerinden fiti fiti kaçtık..

minibüslerdeki türkü terörü

mümkün olduğu kadar minibüslere binmemeye çalışıyorum.. o kadar heyecanı ve adrenalini kaldıramıyor bünyem çoğunlukla.. makas atmalar, aralardan kaçmalar, diğer minibüsle yarışmalar.. fakat bazen otobüs saatleri uymayınca ister istemez binmek zorunda kalıyor insan.. işte bu kadar agresif bir sürme stiline sahip aynı kökenden gelme şoförlerin dinledikleri ve bize de minibüslerinde zorla dinlettikleri müzik türü sürüş stilleriyle bu kadar zıt olabilir..

işte kendini tren sanan bir minibüs

dışarıdan bakan insan bir metallica - fuel, bir audioslave - show me how to live falan çalmalarını bekler büyük ihtimalle bunların.. ama ne zaman binsem türkü var abicim.. türküler bizim canımız, ciğerimiz, bu toprakların sesi, yurdumun, bu güzel ülkenin, aaaahh o, ay yıldızımın... deeeniiiz deniz akdeniiiizzzz, suuulaaarıı berrrraaak deniiiiiizzzz... öhööh.. ne diyordum, evet, türkülere saygım var ama sevgim yok.. erkan oğur'un yorumladığı bir kaç tanesini dinliyorum o kadar..

saatte 120 kilometre ile giden bir cenaze arabasında olduğumu düşünüyorum minibüsteyken bazen.. ne bilim eltim ölmüş falan gibi geliyor bana o sazlı sözlü türküler eşliğinde.. kız arkadaşımla, dostlarımla buluşmaya giderken resmen çöktürüyor beni.. ondan sonra gittiğim ortamda somurtma, ruhen çöküş, kendinden geçiş vs.. insanlar endişe ediyorlar.. halbuse evden çıkarken gayet neşeli bir insanım ben.. oohh manitayla buluşuyorum diye çıkıyorum.. minibüs etkisinden sonra:

:((((
"nen var emrah?"
"nazlı yari eller almış gülcan.."

şeklinde bir diyalog geçiyor..

minibüs ve dolmuşlardaki türkü terörüne son.. hiç olmadı o gürültülü motorun sesini dinleriz olm..

yurdum gencinin hayal gücü


haydar dümen'in postada yazdığını biliyordum.. bugüm şans eseri posta ile karşılaşınca heyecanla ilk olarak haydar dümen'in sayfasını arayıp buldum.. gördüğüm karşısında ağlayana kadar güldüm.. sayfayı araklayıp eve getirdim:

penisim küçük diye arı kovanına soktum


"16 yaşındayım, kız arkadaşım ise 21 yaşında. onunla ilişkiye girmek istiyordum. penisim kısa olduğu için kabul etmeyeceğinden korktum ve sabah penisimi arı kovanına soktum. penisimin her tarafını arılar ısırdı. akşama kadar çok şişti. o gece ilişkiye girdik. sizce doğru yapmış mıyım? (iyi bok yemişsin)" rumuz: ateşli çapkın

cevap
çapkın, kaçkın ve sapkın ve de bitkin ve de gittin, gittin yavrum sen gittin. boyun, posun, etin, budun işte şimdi hapı yuttun. çünkü kafatasındaki beyninin ölçüsünü aldım. o tıpkı bir finduktur (ahahhaa haydar emmi sen çok yaşa). büyümemiş ama hinoğlu hin kalmış. ve akılalmaz bir maceraya dalmış. bir de "hayrola" diye haber salmış. oğlum sen biliyor musun haydar hoca kaçın kurası? işe yaramaz sizin gibilerin numarası. (dünya kavuniçi sen mi yazıyosun haydar hoca'nın cevaplarını? aynı kafiye oyunları falan) kız arkadaşın seni biberon ve muhallebi ile büyütsün. uykun gelince de dizinde uyutsun. bunlar onun bileceği iş. arı kovanına penisini sokmuşsun ve arılara onu sokturmuşsun. yavrum, benden sana nasihat, sokmalarla da, sokturmalarla da fazla uğraşma. bir daha böyle saçmalıklarla bana bulaşma.

vallahi ne sabır var haydar dümen'de takdir edilesi.. allah bilir her gün bunlar gibi kaç tane mail alıyodur.. eğlenceli iş aslında lan.. belki ileride ben de başlarım:

"21 yaşında genç bir erkeğim.. kız arkadaşımın penisi çok küçük.. ne yapmalıyım?" rumuz: kör aşık

cevap:
sevgili yavrum, kindergarten cop'ı izle.. "erkeklerin penisi vardır, kızların vajinası".. ha çocuğum..

aslında

- şoför amca kafam kapıya sıkıştı!! şoför amcaaa..
- aaaaayyy ne sapık adammışsın sen be!
- hıhıhıığğğğğğ.. şoför amca kapııııı..
- ne biçim bir psikolojik gerilimin içindeyim ben allahım!!
- nıhahahhaa.. wenddyyyyy.. nıhahhahaha.. açmadın kapıyı kırdım bak.. ama kafam sıkıştııı..
- oh olsun!

özgü namal'a tahammül eşiği

özgü namal'ı ilk ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum ancak kendisine karşı sempati beslediğimi hatırlıyorum.. şirin bir kız diye düşünüyordum.. bilemiyorum 4 sene önce falandı sanırım.. değişik programlardaki hallerini gördüğümde "ayol ne şeker bi kız bu, keşke arkadaşım olsa" diye düşünürdüm.. okan bayülgen'in makinasındaki çocuksu şımarık tavırları (ki hiç hazzetmem çocuk, bebek taklidi yapan kızlardan), kontrol odasına çıkıp mikrofonla şebermeleri gibi şirinlikleriyle iyice kendimden geçtiğimi, "aslında böyle bir kız arkadaşım olsa ne süper olur lan hayat" dediğimi biliyorum..

fakat sonra her yerde görünmeye başladı kendisi.. neredeyse her dizide, her filmde özgü namal rol alıyor, her reklamda özgü namal oynuyor, her programa özgü namal çıkıyor, özgü namal, özgü namal , özgü namal..

özgü namal o çocuksu şirinlikten kadınsılığa geçiş yapayım derken arada sıkışmış kalmış gibi gelmeye başladı bana.. hani çocukluktan ergenliğe geçerken bir dönem vardır arada, insanın insana en az benzediği dönemdir o.. ses bir gariptir.. kocaman bir kafa, orantısız hareketler falan.. sanki özgü namal ömrü billah o arada kalacak gibi geliyordu bana.. sonra axess reklamlarındaki o abartı, karikatürize hareketleri bardağı taşıran son damla oldu.. özgü namal'a tahammül etme sınırı aşılmıştı..


artık özgü namal'ın sesi nerede duyulsa, kendisi nerede görülse tüyler diken diken olacak, "yine mi sen özgü, evde yokuz" denilecekti.. üzgünüm özgü namal, you are dismissed!! :(((((

bir düğünün anatomisi

düğünlerden oldum olası nefret etmişimdir.. kalabalığı ve gürültüyü sevmeyen bir insanım.. tanımadığım milyonlarca insanın küçücük bir salona doluşup tepinmesi çocukluğumdan beri kendimi korumaya çalıştığım bir eğlence anlayışı.. içinde bulunduğumu hatırladığım ilk düğün kendi sünnet düğünümdü.. altı yaşındaydım.. hoş o sırada "bugün sünnet, yarın deniz" var mıydı bilmiyorum ama benim için işlerin o yolda gitmediği belliydi.. düğünüm sırasında yatakta yatıyor, bir yandan takı takan insanlarla fotoğraf çektirirken diğer yandan biricik pipimin acısını hafifletmeye çalışıyor, ona eğlenceli şeyler anlatıyordum.. işte komşumuzun kızının dans ederken külodunun göründüğünü, geçen gün televizyonda çok güzel bir öpüşme sahnesi olduğunu falan (o sıralar teleon yayına başlamıştı).. nedense daha çok acı veriyordu bu anlattıklarım.. daha sonra ablamın düğünü, komşuların düğünleri falan derken sanıyorum 11 yaşımdan sonra bir daha salon düğünlerine gitmeme kararı aldım..

1999 depremi bizim de hayatımızı etkiledi ve o zamanlar oturduğumuz evin hasarlı duruma gelmesinden ötürü yeni bir eve taşınmak zorunda kaldık.. yeni ev çok güzeldi.. sabah doğan güneşi alıyor akşam batana kadar bırakmıyordu.. odam hayvan gibi büyüktü ve göl manzarası vardı falan.. çok beğenmiştim.. fakat hesap edemediğimiz bir şey de vardı: apartmanın altındaki düğün salonu..

9 senedir aynı apartmanda oturduğumdan ötürü artık bir düğünün algoritmasını özümsedim ve "aga bi düğün vardı bi organzie edebilcen mi?" diye sorsalar saniyesinde plan program yapabilecek kıvama geldim.. işte o düğün:

öncelikle gelin ve damat gelmeden önce gerek servislerle, gerek kişisel otomobilleriyle insanlar salona doluşmaya başlıyorlar.. burada ilk dikkat çeken şey çocuk ciyaklamaları oluyor.. dediğim gibi yaklaşık 15 yıldır düğün salonundan içeri adımımı atmadım ancak eminim işleyiş hala değişmemiştir.. çocuklar daha düğün başlamadan salonun orasında burasında koştururlar.. kadınlar birbirlerinin kıyafetleri ve saçlarıyla ilgilenirken erkekler dışarıdan gizlice soktukları içkileri yudumlamaya başlarlar..


daha sonra düğünün resmi müzisyenleri bir adet davulcu ve bir adet zurnacı düğün salonun dışına taşarak desibel rekorları kırarlar.. buradan anlayacağınız şey ise gelin ve damat'ın yaklaşık 2 dakika içerisinde salonun önünde olacağıdır.. mahalle çocukları arabadan zarf kapabilmek için toplanırlar düğün salonunun önüne.. ve ardından büyük an.. kornalar ve bağırışlarla süslenmiş gelin arabası yanaşır kapıya.. bu sırada evde kalmış kadınlar ve kahvede at yarışı oynayıp, futbol muhabbeti yapan bir koca bulamazlarsa evde kalacak olan genç kızlar dışarıya çıkıp gelinin arabadan inişini alkışlarla kutlarlar.. (ben de o kocaman elbise içindeyken o arabadan düşmeden inmeyi nasıl başardıklarını hala anlamıyorum ve kendilerini kutluyorum)
bu sırada resmi müzisyenler daha çok bahşiş koparabilmek için kendilerini göstermeye başlarlar; davulcu daha bi abanır tokmağa, zurnacı daha bir kuvvetli üfler..

gelin ve damat içeri alınır ve dışarıdaki kalabık da onlarla birlikte içeri girerken ses sanki biraz azalır gibi olur.. ancak düğün salonunun son teknoloji ürünü havalandırma sistemi olan küçük camlar açıktır ve biraz sonra başlayacak piyanist şantör şenlikleri tüm çıplaklığı ile kulaklarımızı şenlendirecektir.. demeye kalmadan başlar gümbürtü.. şarkılarda pek bir standart yoktur solistin bet sesi dışında.. bazen serdar ortaç, mustafa sandal gibi pop şarkıcılarının şarkıları söylenirken, bazen türkülerle anadolu programında hissederseniz kendinizi.. ama her zaman mutlaka çalınan iki parça olduğuna dikkat ettim:
"malatya malatya bulunmaz eşin" ve "harran ovası"

şimdi oturup düşündüm her hafta en az iki düğünden yılda 104 düğün eder.. 9 yılda yaklaşık 1000 düğün ediyor.. 9 yıl boyunca 1000 tane malatyalı ile 1000 tane urfalının istanbul'da ve aynı düğün salonunda arka arkaya evlenmesi gibi bir ihtimal olabilir mi? o zaman neden her düğünde malatya malatya?

harran ovası başlayınca başlıyor bir halay.. eve ilk taşındığımızda bir anda evin sallanmasıyla "aha yine deprem oluyor, panik yapmayın" diyip evdekileri sakinleştirmeye çalışmıştım.. sonra baktım ki bayaa ritmik bir deprem bu.. bir, kii, üç, dört!!!, beş!!!.. bir, ki, üç, dörtttt!! beşşş!!.. apartmanın bodrum katında tepinen ortalama 30 (ki benim gördüğüm en uzun halay konvoyu 40 kişidir) homo sapiens sapiens sanki apartmanın üçüncü katında oturan bizim de tepemizde tepiniyorlarmış gibi bir intiba bırakabiliyorlar.. sonra hesapladım.. ortalama 80 kilodan 40 kişi 3.2 ton yapar.. bir de zıpladıklarını düşünün.. bilemiyorum bence bu apartman 12 şiddetindeki depreme dayanıklı..

takı merasiminde ortalık sessizleşiyor.. ardından romatik şarkılar eşliğinde danslar başlıyor.. ve en sonunda alkışlarla gelin ve damat sevişmeleri için yeni evlerine uğurlanmak üzere arabaya doğru geçiriliyorlar.. ardından yine kornalar, bazen silahlar.. eğlence bununla da bitmiyor.. her 5 düğünden birinde mutlaka reddedilmiş aşık düğünü basıp olay çıkartıyor.. herkes ümit besen kadar mülayim değil tabi.. sonra çığlıklar, bağırtılar.. hatta silahlar.. polis arbasının kırmızı ve mavi ışıkları odamın duvarına yansıdığı anda "oh be bu düğün de bitti" diyorum "kafamı dinleyebilicem"..

sonra da erkeklerin evlenme fobisi var.. bu nasıl bir travma haberiniz var mı sizin?

gotham city'de yılın en güzel zamanları

noel zamanı.. yılın en güzel zamanlarıdır benim için.. yeni bir yıla girmenin heyecanını geçtim karanlık ve gotik öğelerle süslü olan şehrimin beyazlar içinde göründüğü ender günler bu zamana denk gelir.. iyi ki kuzey yarımkürede yaşıyoruz diye tanrıya şükrediyorum bazen.. düşünsenize yılbaşında denize girdiğinizi.. çok saçma.. iyi ki atalarım buraya göç etmişler ve bu karanlık, kokuşmuş şehri, gotham city'i, kuzey yarımküreye kurmuşlar.. işte yine kar başladı.. gökyüzünden düşen küçük, beyaz, sevimli ufaklıklar..

o gün yine paltomu sırtıma, şapkamı da kafama geçirip ofisimden çıkmış, ufak evime gitmeden önce her zaman oturduğum kafeye doğru yol alıyordum.. buzlu yolda kayıp düşmemeye dikkat ederek yürürken yoldan geçenlerin ışıklandırılacak noel ağacı hakkında konuşmalarını dinliyor, her yıl düzenlenen bu mükemmel olayın heyecanını yüzlerinden okuyabiliyordum..

kafeye vardığımda saat 6 olmuştu.. hemen bir çift kaşarlı tost ve kafeinsiz kahve istedim ve her zamanki yerime, güzel rita'nın karşısındaki masaya oturdum.. rita kahvem ve tostum ile birlikte o güzel gülümsemesini de servis ettikten sonra gazetede hergün okumadan uyuyamadığım köşe yazarı hıncal uluç'un yazısına daldım.. o sırada birden televizyonda bir hareketlenme oldu.. mayorumuz, canımız belediye başkanımızın minik bebesi kaçırılmış ve ardından yerin altında yaşayan, biçimsiz, şişman, sivri burunlu bir yaratık tarafından kurtarılmıştı.. bu ucubik yaratıklar neden hep gotham city'e gelir, neden paris'e, havana'ya, istanbul'a, yeni delhi'ye uğramaz diye düşünürüm.. hayır daha geçen sene jack nicholson gülüşlü, garip makyajlı bir heriften batman sayesinde kurtulduk..

yemin ederim komedi gibi bir şehir burası.. allahtan işim iyi, iyi para kazanıyorum yoksa bir dakika daha durmam buralarda.. polis teşkilatı bir ske yaramadığı için koskoca 8 tane projektör konuldu.. batman'i çağırmak için.. bu adamın evinde telefon yok mu? o 8 projektör en kadar elektrik yakar düşünen yok.. neymiş gotham city'nin elektrik fazlası varmış.. öyleyse neden max schreck yeni bir santral yapılması gerek diyor.. demek var bir bildiği.. max schreck demişken adam christopher walken'e benzemiyorsa ben de gayim.. ama o saçlarla olmaz.. christopher abinin karizmasına o saçlarla ulaşılamaz..

hava kararmıştı, kahvemi içip hesabı güzel rita'ya ödedikten ve yüklü bir bahşiş bıraktıktan sonra tam kafeden çıkmış eve yol alıyordum ki anlatsam inanmazsınız neler olduğuna.. bir grup palyaço ellerinde taramalı tüfekler, tabancalar, bıçaklar; takla ata ata, bağıra çağıra, kahkahalar atarak, dağdan döne döne geliyorlar.. bir kaos ortamı oldu.. bir karmaşa, herkeste bir panik.. ben de korunmak için kendimi bir arabanın arkasına attım.. hayır organize suç örgütü dediğinin, mafya dediğinin de bir karizması olur.. marlon brando'ya bak.. böyle şebelek gibi makyaj yapıp türlü maymunluklarla sokaklarda dehşet saçtığını gördün mü? sirk gibi şehir.. bir joker, bir penguen, onlarca palyaço.. skerim böyle fanteziyi lan.. korksa mı gülse mi bilemiyo insan..

neyse baktım arkadan penguş geliyor paytak paytak.. elinde de bir şemsiye, çevir baba çevir.. sanki katip uykudan uyanmış gözleri mahmur.. o derece.. o iğrenç dişlerini göstere göstere kahkahalar patlatıyor, bir yandan da şehre korku saldığını falan sanıyordu.. ama cidden insanlar da altına sıçıyordu bu 1.56lık şeyden.. adam çevik bile değil lan!! ayağı kaysa sonsuza doğru yuvarlanarak gidecek adam.. allahtan gotham city'de sürtünme var da durabilir bi yerlerde.. neyse ben çıktım saklandığım yerden.. bu penguende hala bir neşe.. gittim yanına ensesine bir şaplak indirdim:

"utanmıyosun di mi hiç? koskoca adamsın.. yaş kaç? nerden baksan 33 varsın.. neden yapıyosun bunu?"

şaşırmıştı.. gözleri hayatında ilk defa gördüğü bu insanı, beni, süzüyor; o küçük kafasında işlemler yaparak hakkımda bir kanıya varmaya çalışıyordu.. ağzını açmasına fırsat vermeden devam ettim:

"bak güzel kardeşim, zaten şehri bok götürüyo, yaşanmıyo bu şehirde.. en güzel zamanları noel zamanları.. sen de tam bu sırada çıkıp ortalığın mına koymaya çalışıyosun.. yapma!! derdin ne? çirkinliğin mi? her yerde spor merkezleri var git spor yap zayıfla.. burnun için estetik olabilirsin.. bence gerek yok ama böyle de çok hoşsun.. dişlerin çok kötü ama bi arkadaş var benim diş hekimi.. bi randevu ayarlarız, yaptırırız.. her şey hallolur.. sen neden canını sıkıyorsun ki? şiddet çözüm değil güzel kardeşim.. konuşarak çözülmeyecek mesele yok.. anneni, babanı mı tanımıyorsun.. ne var? sezercik de piçti.. emrah orspu çocuğuydu hatta.. bunlar utanılacak şeyler değil.. yazık, günah.. bu polisin de ailesi var, çoluğu çocuğu var.. sizle mi uğraşacak böyle her sene yeni bir şey.. batman desen giyin, soyun, giyin, soyun maymun ettiniz lan adamı.."

gözleri dolmuştu.. sanırım fazla üzerine gitmiştim.. o sırada batman uçarak yanımıza geldi..

"ne oldu?"
"tamam abi biz konuşarak hallettik.. artık yapmayacakmış böyle şeyler.. di mi penguş?"
"lan manyak mısın?"
"????"
"benim bu adamı pataklamam gerekiyo ki hikaye devam etsin"

bozulmuştum..
"ne hikayesi batman? şurada seni onca zahmetten kurtarmışken, bir teşekkür beklerken, duyduklarıma bak!"
"hasta ruhlu musun arkadaşım? ben burada bu adamla bir aksiyona girmezsem ne çekiciliğimiz kalacak? hikayenin çekici olması lazım"
"hayat bu batman.. gerçek dünyadayız.. ne hikayesinden bahsediyorsun sen?"
"bütün dünya bir sahnedir! ve bütün erkekler ve kadınlar da sadece oyuncular!"
"kimsin lan sen.. şekspir mi? gary oldman mısın? kimsin sen!!!!"

ve işte o sırada hiç beklenmedik bir şey yaptı.. maskesini çıkardı..
"ananaskiiiiiiiiiiiiii maykıl kiitın lan bu!!"
diye bağırdım ve gökyüzüne doğru koşarak uzaklaştım..

oh mis gibi voltaren koktu

yaşlılık zor, yaşlanmak ve yaşlanmayı yaşamak daha zor.. vücudun daha 1 sene önce kaldırabildiği hareketleri kaldıramadığını görmek insana acı veriyor olsa gerek.. ben daha yolun başındayım.. bazı organlarımdan, bazı bölgelerimden "bu organ geçersiz bir işlem yürüttü ve kapatılacak" uyarısı aldığım oldu.. bu uyarıların sayısı yavaş yavaş artıyor ve ben daha kaç yaşındayım ki !


her yerde söylemişimdir, yine söylüyorum, ben de küçükken çoğu çocuk gibi yaz tatillerimi kızgın güneş altında sabah 11 akşam 9 mesaisinde geçirmişimdir.. çılgınlar gibi top oynardım.. beceremezdim pek ama oynardım işte.. fasulyeden de değildim.. herhangi bir kemiğimin, herhangi bir kas demetimin ağrıdığını, solunumda güçlük çektiğimi falan hatırlamıyorum.. liseden sonra üniversite yılları ve endüstrileşen futbola geçiş aşamasındaki halı sahalar falan devam etti maceram.. tabi ancak ayda yılda bir oynuyordum..

geçen, 1.5 sene aradan sonra (oha) bir halı saha maçına niyetlendim.. "niyet ettim allah rızası için bugün halı saha maçında şov yapmaya" şekilde niyetimi de belirttikten sonra topla buluştuğum ilk anda ters bir hareket yaptım.. ters hareket kalıbı da komik bi kalıp ona sonra değiniriz.. sağ üst bacağımdaki kas demeti "ebeniii" diyerek beni azarladı.. topa vurup, koşamadığım için kaleye geçtim.. düzinelerce gol yedim.. yıllar sonraki dönüşüm bu kadar tırt olmamalıydı:(( oturdum günün muhasebesini yaptım.. ara sıra hıçkırıklara boğulup, ağlama krizlerine yakalandım.. ama yılmadım.. son kullanma tarihine 4 ay kalan bir voltaren çıkarttım dolaptan, ekmeğin üzerine şöyle bir boca edecek değilim ya başladım bacağımı sıvazlamaya.. sıvazladıkça açılıyordum, sıvazladıkça içimde bir istek, bir şevhet dalgası uyanıyor; bugünün intikamını almak için diş biliyordum.. sıvazladıkça voltaren'in o hoş kokusu ile kendimden geçiyor, daha 1 dakika önce gözlerimden süzülen yaşların yüzümde bıraktığı izlerin kuruduğunu hissediyordum.. derken bayılmışım.. kalktığımda sabah olmuştu voltaren her yere bulaştığı için yastık, yorgan hep voltaren kokuyordu..

ev olimpiyatları ii

perde takmak

bu spor dalının gelmişini geçmişini inceleyerek başlamak istiyorum.. perde denilen şey belirli ölçülerde kesilmiş, yerine göre ince, yerine göre kalın, yerine göre tül, yerine göre saten olabilen, dışarı dünya ile evimiz canımız yuvamız arasındaki ayrımı belirleyen önemli bir unsurdur.. önemi şurdan gelir: biz istediğimiz zaman perdeyi aralayıp da dışarıyı sınırsızca izleyebiliyorken, dışarısı istediği zaman bizi izleyemez.. işte perde.. bir ego tatmini, bir küçük dağları ben yarattım havası verir insana.. önemlidir bu yüzden..

perde ilk olarak 1834 yılında polonya asıllı ingiliz sör arthur kornic tarafından bulunmuştur.. sör kornic perdeyi evinin tavan arasında eski çarşafları ayırırken bulmuştur.. fakat "bunu nasıl asacağım ulan ben?" diye düşünürken de kornişi bulmasın mı?

yerçekimi.. perdeyi aşağıya çeker.. yerçekimi yüzünden korniş tavana sabitlenir.. yerçekimi olmasa mesela ben duvarıma sabitlerim kornişi.. hatta bantlarım niye sabitliyim.. sıkıldıkça yerini değiştiririm.. yerçekimi ayrıca yukarı uzatılan koldaki damarların içerisinde kanın bir ceylan gibi süzülmesine mani olarak ekstra bir kuvvet oluşturur.. bu da ağrıya neden olur.. kornişimiz tavana sabitlendiğinden perdeyi de -eğer dhalsim değilsek- elimizi gere gere uzatarak takmak zorunda kalırız.. neden-sonuç ilişkileri sıkıyor insanı bir yerden sonra..

işte perde takmanın fiziksel ve zihinsel zorluklarını gözden geçiren uluslararası ev olimpiyatları komitesi (ciho) bunun bir spor dalı olarak ev olimpiyatlarına katılması kararını 1999 yılının serin bir sonbahar akşamında almıştır..

bu spor dalında merdiven gibi, sporcular için avantaj sağlayacak olan araç gereçlerin kullanımı kesinlikle yasaktır.. evin en köşesine konuşlandırılacak bir tekli koltuk üzerine opsiyonel olarak yastık ve minder yığılmasına ise izin vardır.. uzun boyun büyük bir avantaj sağladığı bu spor dalında, 2003 yılından itibaren 2,02 metre üzerindeki atletlerin yarışması ciho tarafından yasaklanmıştır.. oyunun bir başka kuralı da perdeyi takarken vücudun hiçbir tarafının duvarlar ile temas halinde olmaması gerekliliğidir.. takılacak perdeler standart olup tül 25 düğme, güneşlik 30 düğmeye sahiptir..

kol ve karın kaslarında aşırı derecede dayanaklılık gerektiren bir spor dalı olmasının yanısıra, perde takmak, kişinin zihinsel kararlılığının ve soğukkanlılığının ölçüldüğü, tam anlamıyla zorlu bir spor dalıdır..

müsabakada tül+güneşlik kombinasyonunu en kısa sürede ve -burası önemli- annesiyle/eşiyle kavga etmeden, ses seviyesini 68 db'in üzerine çıkarmadan takabilen yarışmacı büyük ödülün sahibi olur..

reklamcı olmak o kadar kolay ki!

sorsan 5 insandan 4 ü reklamcı olmak ister.. kolaymış gibi gözüküyo heralde uzaktan.. ben de isterdim lisedeyken reklamcı olmak.. süperim ya ben, yaratıcı, zeki, becerikli bir insanım ya.. ne var ki yapamayacak!! peeeh..

reklamcılığı sadece fikir bulma aşamasından ibaret sanıyordum.. ooh "şöyle bi ampul reklamım var ", "şöyle bir fikrim var gazete reklamı için.. demek ki reklamcı olabilirim!" nah olursun!
aslında önemli olan burada fikiri bulmak değil uygulamaya dökme aşaması..

bakın bu da ilk denemem:

ev olimpiyatları i

olimpiyat oyunlarına az kaldı malum.. bir sporcu olma fırsatını kaçırdıysanız kendi imkanlarınızla evde yapabileceğiniz çeşitli müsabakaları irdeleyeceğiz bu yazı dizimizde..

sinek avlama

sinek avlama binlerce yıldan bu yana insan ve kurbağa hayatının vazgeçilmez bir parçası olmuş, özellikle yerleşik hayata geçildikten ve avcı-toplayıcılıktan tarıma dönüldüğü o güzelim çağlardan sonra önemini arttırmıştır.. sinek avlama iki kategoride ve iki ayrı disiplinde oynanmaktadır.. ilk disiplin kimyasal madde ile, ikinci disiplin ise kimyasal madde kullanmadan sinek avlama.. kategoriler ise kara sinek ve sivrisinek avlama olarak ikiye ayrılmaktadır..

kara sinek avlama:
günümüz kara sinekleri gündüz uçan gece kaçan yaratıklardır.. eskiden bunlar perdelere, duvarlara, uyuyan insanın ayak başparmak uçlarına falan konarlardı.. artık yorulmak nedir bilmeden uçuyorlar.. geceleri ise bir anda ortadan kayboluyorlar.. devamlı uçtukları için bunları kimyasal maddeli disiplinde avlamak oldukça zor görünüyor.. çünkü siz şeltoksun düğmesine bastığınız anda sinek doğrulttuğunuz yerden delta x mesafede olabiliyor.. bu yüzden kimyasal maddeli disiplindeki atletlerin çelik gibi sinirlere ve el/göz koordinasyonuna sahip olmaları gerekiyor.. bu disiplinde 4x4x3 metre ölçülere sahip, bir duvarında 60 santime 120 santim açıklığında bir pencere bulunan bir oda kullanılmaktadır.. pencerenin önünde tercihen tül bir perde görev yapmaktadır..

sporcunun amacı en kısa sürede sineği etkisiz hale getirip en az 3 bacağını kopartmaktır.. sineği pencereden kaçıran oyuncu diskalifiye edilir.. atletler solumalarına yardımcı olacak 3m maskeler ya da oksijen tüpleriyle yarışamazlar.. kimyasal madde etkisiyle sinekten önce bayılan yarışmacı diskalifiye edilir ve kendisine hemen tıbbı müdahale yapılır.. sinek eceli ile ölürse yenisiyle değiştirilir..

kara sinek kategorisinde ikinci disiplinimiz olan kimyasal madde olmadan sinek avlamada yarışmacılar tişört, gazete, havlu ve kırlentten oluşan 4 lü setlerle avlanırlar.. amaç yine en kısa zamanda sineği etkisiz hale getirmektir ancak burada sineğin bacağını kopartmak gibi bir gereklilik bulunmaz.. zira bazı vakalarda sineklerin tanınamaz hale geldikleri görülmüştür..

ilk disipline göre daha pis bir iş gibi gözüken bu disiplinde oda ve pencere boyutları aynıdır.. ancak bir diğer fark bu sefer sinek pencereden de def edilebilir.. bu gibi durumlarda yarışmacının süresi iki ile çarpılarak belirlenir.. sinek havlu veya tişört ile kışkışlanır ve gazete veya kırlent ile öldürülebilir.. kırlent kullanılacaksa evin hanımına yakalanmadan yapılmalıdır.. gazete kullanılacaksa duvarı silmek için bir ıslak bez bulundurabilir yarışmacılar..

sivrisinek avlama:
ikinci kategorimiz sivrisinek kategorisindeki müsabakalar gece oynanır.. atletler pijamaları ile yatağa yatarlar ve uyumaya çalıştıkları sırada odaya bir adet normal boylarda sivrisinek salınır.. atletler sivrisinek tarafından taciz edilmeye başladıkları anda süre başlamıştır.. ışığı yakıp sinek avına başlarlar.. yine kimyasal maddeli ve kimyasal maddesiz iki disiplinde yarışır oyuncular..

kimyasal maddeli disiplinde amaç sineği etkisiz hale getirip kanatlarını yolum yolum yolmaktır.. en kısa sürede bunu başaran kazanır.. kurallar kara sinek kategorisi ile aynı olmakla beraber burada asıl zorlu iş sineğe isabet ettirmek değil sineği bulabilmektir.. zira sivrisinek küçüktür ama mide bulandırır..

kimyasal maddesiz disiplinde ise aletler ve kurallar kara sinek disiplinindekiyle aynıdır.. burada uykusuzluktan nevri dönmüş sporculara sineğin cılkını çıkarmak için ek süre tanınabilir.. sinirini alan yarışmacılar uyumak üzere yataklarına gönderilir..

sinek avlama dikkat, soğukkanlılık, beceri, çelik gibi sinirler ve bitiricilik gerektiren ve ev olimpiyatları içerisindeki önemi yadsınamaz bir daldır..

sinir ötesi operasyon

- metiiiiiiiiiiiin..
- efendim canım?
- ....
- ne oldu bi tanem?
- bi değişiklik fark etmedin mi?
- hmmm.... yok aşkım..
- iyi bak!
- üzgünüm canım..
- ....
- ne değişik var?
- saçlarımı kestirdim..
- hmmm.. aaaa evet.. dii mii değişikti daha bi uzundu sanki..
- evet!
- .....
- nasıl olmuş?
- eeee.. şey sanki eski hali daha güzeldi..
- n-nn-nası?
- ne bileyim.. sanki daha bi kapatıyodu yüzünü..
- yüzüm çirkin mi?
- ya ne alakası var şimdi?
- sen dedin! yüzünü kapatıyodu daha güzeldi dedin..
- yaaaniii.. yüzün olması gerekenden uzun.. biraz ablak..
- neeeeeeeeeee!?!
- çok çirkin değil ama.. saçların uzunken daha bir doğal duruyodu işte.. böyle peruk gibi olmuş sanki..
- metin neler diyosun?
- sen sordun hayatım, anlatıyorum..
- sus metin! sus!!

..... 2 dakika sonra .....

- metiiiiiiiin.. yine duş alıp banyoyu temizlememişsin!
- sen yaparsın dedim aşkım..
- ben hizmetçi miyim metin?
- ne alakası var gülüm..
- sus sevgi sözcükleri söyleme bana..
- nazlı ne alakası var?
- nazlı mı? nazlı ismini sevmediğimi biliyosun metin..
- ama o da senin göbek adın nazlı..
- hala nazlı diyor!
- tamam kızma şebnem..
- git içeri temizle pisliğini!
- yaaa maç izliyorum..
- başlatma maçından metin!! git temizle çabuk..
- maçtan sonra bakarız..
- allah kahretsin ya!
- hişş bela anma akşam vakti..

..... 2 dakika sonra .....

- ayyyyyyyyy.. bu karpuz çekirdekleri ne yerlerde böyle..
- .........
- metiiiiiiiiiiiiiin!
- efendim şebnem?
- bu karpuz çekirdekleri niye yerlerde..
- düşmüştür aşkım, yer çekimi..
- hadi ya sayın newton.. yer çekimi ha?
- ....
- sen niye bu kadar iğre..
- hişşşşşşş dur atak var..
- metiiiiiiin!!
- du bi du!
- allah belanı versin yaaa.. allah belanı versin!!
- bak akşam akşam bela anma..

...... 5 dakika sonra .....

- faturaları yatırdın mı?
- aaaaaaaaa!! ben unuttum onları..
- bravo metin.. tam senden beklenecek hareket..
- yatırırım yarın..
- bugün son ödeme tarihiydi elektrik faturasının.. cezalı ödücez yine..
- hıhı..
- bravo..
- ....
- gerçekten bravo yani..
- ....
- hihihi bravo yani biliyordum zaten unutacağını..
- ...
- hihihiahahaha allahım ne harika bi adamla yaşıyorum hihiahhahaa..
- ş-şşe-şebnem?
- hihiahihah burubup.. neydi ki benim günahım.. ben böyle bir adamı hak etmedim ki.. ahahhahahahahahha..
- şşebnem.. hayatım iyi misin.. dur şebnem..
- ahahahahihihihihohhohoo..
- şebnem açıklayabilirm kamera bak.. el.. salla..
- hahahhahiihihii..
- şakaydı şeb.
- niiihahahhahahahahahhaa
- şebnem ühühüühühüh şebnem ambulans çağırın ibneleeeeer bakmayın öyle..
- nihahahhahaa metiiiin allah belanı versin nihahahahhaa.. banyoo hihi.. karpuz..
- üühühühü aşkım dayan, şebnem dayan..

dj'im o ki!

önyargımın tavan yaptığı bir konu varsa o da müziktir.. elektronik müzik dediler miydi tüylerim diken diken oluyor.. sevmiyorum, beğenmiyorum.. dj dediler mi "aman kalsın sağolun.. ben şurdan iki zeki müren paket yapar yolda yerim" diyorum.. turntable diye müzik aleti olmaz sanki.. vicuvicu fiyyyvv.. o ne? lazer silahlarıyla mı savaşıyoruz müzik mi yapıyoruz?

neyse geçenlerde haftalık rutinim içerisindeki tv zaplama görevimi yerine getiriyodum ki bi klip dikkatimi çekti.. böyle bir karavanın önünde asabi ve sıska bir abla kasaba halkıyla senkronize hareketler içerisinde.. melodiye dikkat ettim sonra.. siz nası diyor keçi mi ne öyle bi şey.. dj yapmış parçayı.. ben klipteki hatun söylüyo sanıyordum.. bi' de "aa sarışın marışın ama zenci gırtlağı var ablada, bi frenç kis o gırtlağa iyi gider" diye düşündüm içimden.. sonradan öğrendim ki şarkıyı yaşını başını almış siyahi bir teyze söylüyormuş, blues şarkıcıymış..

işte klibin başrol oyuncusu son dakika golü atmışcasına şen

şarkımızın ismi handsfree (if you hold my hand).. sonny j de dj'imizin ismi.. yaza damgasını vurmuş bile çoktan.. ha bir başka hastası olduğum dj şarkısı var ki o da bulgaristan'ın eurovision 08'de seslendirdiği dj take me away parçasıdır.. ordaki kız burdakine bin basar, nergis kumbasar diyerek yazımı bitiriyorum..

benden bilim insanı olmaz

bilim insanlarına saygım sonsuzdur.. ama özellikle ortaçağ'da yaşamış bilim insanlarının hayalgüçlerine ağzım bir karış açık bakakalıyorum.. ortaçağda din ile bilim arasında amansız bir savaş varken, bilim insanlarının kelleleri takır takır vücutlarından ayrılıyorken çıkıp da "dünya yuvarlaktır", "dünya evrenin merkezi değildir!" diyebilmek büyük cesaret işi.. hadi bu cesareti geçtim hani gidiyosun gidiyosun dümdüz ovalar,yollar falan ben de tepsi görüşüne ağırlık verebilirdim o zaman yaşasaydım.. gerizekalı da değilim ortalama üzeri bir zekam olduğunu düşünüyorum.. tepsi daha mantıklı gelirdi bana çünkü öbürsü türlü aşağıya düşerdik (yerçekiminin farkına varılmamıştı o zamanlar)..

galileo gelip de "hacı dünya sabit değil dönüyor.. güneş sabit aslında!!! dünya dönüyor.." dese "lan olm yürü git işin yok mu senin, yine şarabı fazla kaçırmışsın, başın dönüyo senin!" diye çıkışırdım.. o da bana "eppur si muove" derdi..

boş beleş bir insan olarak küçüklükten beri işte evrendir, zamandır düşünüyorum.. tabi sadece düşünüyorum.. matematikten anlamam çünkü.. 2+2=5 o kadar biliyorum.. hani şu iç içelik olayı kafamı bozuyo benim.. e tamam dünya uzayda da uzayın dışında ne var? onun dışında ne var? onun dışında? peki ya onun? bitmez ki bu.. küçükken (dediğim 9-10 yaş) en dışta allah var sanırdım.. en dış diye bi kavram oturtamasam da zihnimde.. bu büyük bir sorun.. evrenin sınırları beynimin kapasite sınırları kadarmış :(((

paralel evrenler teorisini ben küçükken bulmuştum ki! vallahi bulmuştum.. aslında şey düşünüyodum.. bütün zaman bir film şeridi gibi.. baştan sona her saniyesi belirlenmiş.. ama her olasılık için farklı yöne ayrılıyor şeritler.. ve biz belirli bir durumdaki n olasılıktan hangisini seçersek o şeride atlıyoruz.. bunu anlatmıştım lisede bi arkadaşıma "haa paralel evrenler kuramı.. okumuştum bi yerde" dedi.. zaten her şeyi benden önce bulmak zorundalar :/ fakat yaşım ilerleyince bu da saçma gelmeye başladı bana..

hani demiştim ya ortaçağda yaşasaydım dünya'nın üzerinde nişan yüzüğü taşınan bir tepsi kadar düz olduğuna inanırdım diye.. şu an zamanda yolculuk olabileceğine de inanmıyorum örneğin.. zamanda yolculuk olabilecekse - ki kastım 10 üzeri eksi 80 saniye ilerisine gitmek değil 80 yıl, 100 yıl, 1000 yıl ilerisine gidebilmek- geleceğimize karar verilmiş demektir.. saçma.. zamanın kısa tarihi'ni okudum, einstein evreninde zaman yolculuğu'nu okudum ama bir çük anlamadım lan.. sicim teorisi falan ne bunlar böyle? olmaz yolculuk molculuk zamanda.. ama yine de akı kapasitörü imgesi görmek için defalarca kez kafa attım duvara.. sanırım bu yüzden anlamıyorum okuduğum kitapları :(((

hangi burçsun?

birazcık sert olabilir.. sert çıkıyo olabilirim.. hazır mısın?

ben bilime inanan, rasyonel ve şüpheci bir insan olarak tanımlayabilirim kendimi.. yıldırım denen şeyin tanrılar katından atılmadığını, yer ile gök arasındaki bir elektrik akışı olduğunu bilirim mesela.. depremin yeraltındaki hareketlenme nedeniyle olan bir "doğa olayı" olduğunu bilirim.. insanların karakteristik özelliklerinin oluşumunda onların gen diziliminin ve maruz kaldıkları çevresel faktörlerin etkili olduğunu düşünürüm bir de.. bir insan çekingense büyük ihtimalle küçükken yaşadığı olaylar nedeniyle, yetiştirilme tarzı yüzünden çekingendir ve daha küçük bir etki de genlerinden gelmiş olabilir..

gerçekten burçlar kavramını bilimsel bir temele oturmak için çabaladım şu yaşıma kadar.. yıldızların ve gezegenlerin bir sperm ve yumurta hücresinde ya da ana karnındaki ceninde nasıl bir etki bırakabileceğini düşündüm.. bu öyle bir etki olmalıydı ki hem yeni doğacak bebeğin genotipini belirleyecek kadar etkin bir güç olmalıydı hem de bebek doğduktan sonra yetiştirileceği çevre, maruz kalacağı davranış biçimlerini de belirleyebilecek kadar geleceği idare edebilmeliydi.. küçük beynim böyle bir gücün varlığını kabullenemedi :(((

(atıyorum) "yengeç burçları çok sevişgen olurmuş".. bir insanın annesinin ve babasının çocuk yapmaya karar verdikleri tarihin, o tarihteki gökyüzü haritasının, bu yengecimizin sevişgenliğini belirlediğine mi inanıyorusunuz? yani o yıldız sistemi öyle bir dizilmiş ki tam crossing-over esnasında sevişgenlik geninin bazlarının dizilimini bile etkilemiş he mi? ya da çevresel faktör olarak etkilemiştir.. belki de bebek doğar doğmaz "ooooooo venüs çok yakın tam sevişme havası" demiştir ha? ondan sonra da ergenliğe kadar bekle bekleyebilirsen kıpır kıpır..

evet gezegenlerin, özellikle ay'ın, dünya üzerinde bir çekim etkisi var.. gelgitlerden anlıyoruz bunu.. ay evrelerinin de insanlar üzerinde etkisi olduğunu okumuştum bir zamanlar.. dolunay'da kurt adamlığa kadar gitmese de cinayetlerin ve intiharların arttığını duymuştum.. bilmiyorum ne kadar gerçek, bana olabilir gibi geliyo.. ancak bu anlık etkidir ve genotipten çok ruhsal durumu veya hormonları etkiler gibime geliyor.. bir de teeee milyarlarca yıl uzaklıktaki yıldızın ay kadar etkisi olduğunu söyleyebilmek angutluk olmalı..

gazetedeki burç köşelerini gülmek için okurdum zamanında..
"terazi : terazi jüpiterin etkisi altındadır.. bu hafta jüpiter ile mars'ın oluşturacağı açının ortayı oğlak dönencesin teğetinin normali ile kesişeceği için para konusunda biraz dikkatli olmalısınız, sıkıntıya düşebilirsiniz.."

deme yahu! lan ülkedeki kaç insan para konusunda sıkıntıda değildir ki.. bunun burçla ne alakası var ya.. bunun doğduğun anla, annenle babanın seviştiği zamanla ne alakası var? aptal mısınız arkadaşım? mal mısınız?

bir de burç olgusunun ilişkiler ile aşk ile ilişkilendirilmesi vardır ki bu konunun nirvanası burasıdır.. yeni tanışan çiftimiz birbirlerinden hoşlanmışlardır.. frekansları ve dalgaboyları oturmuştur birbiri üzerine.. ama birden -genellikle- kız tarafından gelen şu soru ortamı gerebilir :

"burcun ne?"
"burcum eşeğin ziki.."
"hummmm.. eşeğin zikiler çok sanata yatkın olurlarmış ama ateş grubunda oldukları için suyla iyi geçinemezlermiş.. ben de at skinde kelebek burcuyum.. su grubundan..."
nedir bu muhabbetin amacı? neye yaradı.. geçinemeyceğiz mi demek istiyosun? demin anıra anıra gülüyodun esprilerime.. dokunmadan edemiyodun koluma falan.. ne oldu iki dakkada?

geçen, nerede okuduğumu hatırlamıyorum, birisi bi soru sormuş:
"eniştem aksiyonu, heyecanı seven bir insan, böyle iki dakka yerinde duramıyo.. kıpır kıpır.. niyedir bu?"
"oğlaktır o"
anandır o.. adamın götünde kurt var belli ki.. oğlaklığı mı kalmış lan!

böyle böyle deliriyorum..

gaza gelmek

"aha da başlıyorum. süper olacak." diye başladığım binlerce işi yarım bıraktığım vardır.. sadece bana özgü olmadığını biliyorum.. insanların çoğu anlık gaza gelmeler yaşarlar.. hani hangimiz demedik ki "bu sene günü gününe çalışıyorum abicim!" isimli o güzel heyecanlanma cümlesini.. bunu diyenlerin kalıbımı basarım yüzde 92 si ilk bir hafta içinde, kalanların yüzde 85 i de ilk bir ay içinde kendilerini koyvermişlerdir.. ben 4 senelik üniversite hayatım içinde 7 kere söyledim bunu.. her dönem günü gününe çalışıp, notlarımı düzenli olarak tutacaktım.. ve nedense hep kendimi ilk vize öncesi fotokopicide, elimde bir başkasının defteri, ders notu çektirirken buldum.. ilk vizede dışarıdaki ağaçları seyrederken hayat güzel aslında.. sonra kafanı içeri çevirince çirkinleşiyor..

hayatımda gazımın en çabuk kaçtığı bir olay da şudur: okul bittikten sonra temmuz gibi askeriyeden kağıt gelmişti yoklamaya gitmemi emir eeee rica eden.. baktım iş bulamıyorum ben de "hemen gideyim de aradan çıksın" diye bi gazlandım.. o gazla kendimi şubede bulmuşum.. bulmuşum bulmasına da oha daha askerlik başlamadan askerlik yaptırdılar o gün.. "şurada sıraya geç.." "dışarıda bekle komutan yok.." "şunları doldur.." "belgeler tam mı?" "tamam geç içeri" "aşağıya in muayene olcaksın" "iç çamaşırına kadar soyun" "sıraya geç" "tamam giyin"
muayeneden çıktıktan sonra yukarıdaki arkadaşa koşarak çıkıp "ben erteletecektim" diyişim var ki evlere şenlik..

bu blogu da bir gazla açtım.. "düzenli yazacağım".. nah yazarım! sanki yazma yeteneğim varmış gibi bir de düzenli yazacakmışım.. bir iki aya kadar otlar çıkmaya başlar burda, çocuklar top oynar üzerinde..

yeni bir sahife en temizinden

diğer blogumu içimdeki tenis canavarı ele geçirince saçmalamak için yeni yer arayışına giren absürd tarafım kavim halinde göç etmeye başladı.. ve kendilerini burada buldular.. kucaklayın onları.. saçmalamalarına izin verin!