düğünlerden oldum olası nefret etmişimdir.. kalabalığı ve gürültüyü sevmeyen bir insanım.. tanımadığım milyonlarca insanın küçücük bir salona doluşup tepinmesi çocukluğumdan beri kendimi korumaya çalıştığım bir eğlence anlayışı.. içinde bulunduğumu hatırladığım ilk düğün kendi sünnet düğünümdü.. altı yaşındaydım.. hoş o sırada "bugün sünnet, yarın deniz" var mıydı bilmiyorum ama benim için işlerin o yolda gitmediği belliydi.. düğünüm sırasında yatakta yatıyor, bir yandan takı takan insanlarla fotoğraf çektirirken diğer yandan biricik pipimin acısını hafifletmeye çalışıyor, ona eğlenceli şeyler anlatıyordum.. işte komşumuzun kızının dans ederken külodunun göründüğünü, geçen gün televizyonda çok güzel bir öpüşme sahnesi olduğunu falan (o sıralar teleon yayına başlamıştı).. nedense daha çok acı veriyordu bu anlattıklarım.. daha sonra ablamın düğünü, komşuların düğünleri falan derken sanıyorum 11 yaşımdan sonra bir daha salon düğünlerine gitmeme kararı aldım..
1999 depremi bizim de hayatımızı etkiledi ve o zamanlar oturduğumuz evin hasarlı duruma gelmesinden ötürü yeni bir eve taşınmak zorunda kaldık.. yeni ev çok güzeldi.. sabah doğan güneşi alıyor akşam batana kadar bırakmıyordu.. odam hayvan gibi büyüktü ve göl manzarası vardı falan.. çok beğenmiştim.. fakat hesap edemediğimiz bir şey de vardı: apartmanın altındaki düğün salonu..
9 senedir aynı apartmanda oturduğumdan ötürü artık bir düğünün algoritmasını özümsedim ve "aga bi düğün vardı bi organzie edebilcen mi?" diye sorsalar saniyesinde plan program yapabilecek kıvama geldim.. işte o düğün:
öncelikle gelin ve damat gelmeden önce gerek servislerle, gerek kişisel otomobilleriyle insanlar salona doluşmaya başlıyorlar.. burada ilk dikkat çeken şey çocuk ciyaklamaları oluyor.. dediğim gibi yaklaşık 15 yıldır düğün salonundan içeri adımımı atmadım ancak eminim işleyiş hala değişmemiştir.. çocuklar daha düğün başlamadan salonun orasında burasında koştururlar.. kadınlar birbirlerinin kıyafetleri ve saçlarıyla ilgilenirken erkekler dışarıdan gizlice soktukları içkileri yudumlamaya başlarlar..
daha sonra düğünün resmi müzisyenleri bir adet davulcu ve bir adet zurnacı düğün salonun dışına taşarak desibel rekorları kırarlar.. buradan anlayacağınız şey ise gelin ve damat'ın yaklaşık 2 dakika içerisinde salonun önünde olacağıdır.. mahalle çocukları arabadan zarf kapabilmek için toplanırlar düğün salonunun önüne.. ve ardından büyük an.. kornalar ve bağırışlarla süslenmiş gelin arabası yanaşır kapıya.. bu sırada evde kalmış kadınlar ve kahvede at yarışı oynayıp, futbol muhabbeti yapan bir koca bulamazlarsa evde kalacak olan genç kızlar dışarıya çıkıp gelinin arabadan inişini alkışlarla kutlarlar.. (ben de o kocaman elbise içindeyken o arabadan düşmeden inmeyi nasıl başardıklarını hala anlamıyorum ve kendilerini kutluyorum)
bu sırada resmi müzisyenler daha çok bahşiş koparabilmek için kendilerini göstermeye başlarlar; davulcu daha bi abanır tokmağa, zurnacı daha bir kuvvetli üfler..
gelin ve damat içeri alınır ve dışarıdaki kalabık da onlarla birlikte içeri girerken ses sanki biraz azalır gibi olur.. ancak düğün salonunun son teknoloji ürünü havalandırma sistemi olan küçük camlar açıktır ve biraz sonra başlayacak piyanist şantör şenlikleri tüm çıplaklığı ile kulaklarımızı şenlendirecektir.. demeye kalmadan başlar gümbürtü.. şarkılarda pek bir standart yoktur solistin bet sesi dışında.. bazen serdar ortaç, mustafa sandal gibi pop şarkıcılarının şarkıları söylenirken, bazen türkülerle anadolu programında hissederseniz kendinizi.. ama her zaman mutlaka çalınan iki parça olduğuna dikkat ettim:
"malatya malatya bulunmaz eşin" ve "harran ovası"
şimdi oturup düşündüm her hafta en az iki düğünden yılda 104 düğün eder.. 9 yılda yaklaşık 1000 düğün ediyor.. 9 yıl boyunca 1000 tane malatyalı ile 1000 tane urfalının istanbul'da ve aynı düğün salonunda arka arkaya evlenmesi gibi bir ihtimal olabilir mi? o zaman neden her düğünde malatya malatya?
harran ovası başlayınca başlıyor bir halay.. eve ilk taşındığımızda bir anda evin sallanmasıyla "aha yine deprem oluyor, panik yapmayın" diyip evdekileri sakinleştirmeye çalışmıştım.. sonra baktım ki bayaa ritmik bir deprem bu.. bir, kii, üç, dört!!!, beş!!!.. bir, ki, üç, dörtttt!! beşşş!!.. apartmanın bodrum katında tepinen ortalama 30 (ki benim gördüğüm en uzun halay konvoyu 40 kişidir) homo sapiens sapiens sanki apartmanın üçüncü katında oturan bizim de tepemizde tepiniyorlarmış gibi bir intiba bırakabiliyorlar.. sonra hesapladım.. ortalama 80 kilodan 40 kişi 3.2 ton yapar.. bir de zıpladıklarını düşünün.. bilemiyorum bence bu apartman 12 şiddetindeki depreme dayanıklı..
takı merasiminde ortalık sessizleşiyor.. ardından romatik şarkılar eşliğinde danslar başlıyor.. ve en sonunda alkışlarla gelin ve damat sevişmeleri için yeni evlerine uğurlanmak üzere arabaya doğru geçiriliyorlar.. ardından yine kornalar, bazen silahlar.. eğlence bununla da bitmiyor.. her 5 düğünden birinde mutlaka reddedilmiş aşık düğünü basıp olay çıkartıyor.. herkes ümit besen kadar mülayim değil tabi.. sonra çığlıklar, bağırtılar.. hatta silahlar.. polis arbasının kırmızı ve mavi ışıkları odamın duvarına yansıdığı anda "oh be bu düğün de bitti" diyorum "kafamı dinleyebilicem"..
sonra da erkeklerin evlenme fobisi var.. bu nasıl bir travma haberiniz var mı sizin?
I'M BACK BİÇIZ...
12 yıl önce

2 yorum:
evlenme fobisini malatya'nın üzerine atmışsın anladığım kadarıyla. bir grup malatyalı'yla evini basmam an meselesi..
her şeyi yanlış anlamışsın.. otur sıfır!
Yorum Gönder